Dünyaya gözümü açtığım anda kendim karşılıksız ve sonsuz bir muhabbet ve şefkat sunan bir cennet yuvasının içinde bulmamın ne kadar mucizevî bir lütuf olduğunu fark etmekten çok uzaktım. Yıllar yılı bu rahmet denizinin içerisinde sudan habersiz yüzdüm durdum. Halimden sadece memnundum ve beni‚ bu her rengi içinde en uç noktalarına kadar taşıyan dünyanın‚ ilk önce şefkatli tonlarıyla tanıştırdığı için Allah’a sonsuz bir şükür içindeydim. Ancak daha sonra bana hazırlanan elmas fanusun dışarısıyla içerisini ayıran perdenin hafifçe aralanmaya başladığı ve zarına dokunduğum o anda acını ve tatlının birbirin içine bu kadar çok girdiği rahatsız edici cümbüşün manevi katmanlarının neresinde olduğumu tüylerim ürpererek tahmin etmeye çalıştım.
Her zaman insanların kurdukları onca medeniyetin ve hayata dair her türlü güzelliğin yegâne dinamiğinin karşılıksız beslenen sevgi olduğuna inanmışımdır. Ve bu sevgi kaftanın belki en kutsal incileriyle birlikte ‘annenin’ üzerindeki arzı endamı hiç kimsede böylesine doğal ve böylesine uyum içinde görülmemiştir. Bir insan kendisi daha güneşi bile göremezken başlayan sancının hakkını dünyası böylesine aydınlandığında ödemeyi nasıl düşünebilir ki? Bu sanki Rahman’ın yeryüzünde güzelliklerin ve minnet hissinin baki kalması için koyduğu ilahi kanunun bir parçası gibi ve bizler bunu mükerreren hayretle ve minnetle izlemeye devam ediyoruz.
Onları incili kaftanının içindeki annemin kucağında izlerken bir şeyin beni hayaller dünyasına doğru sürüklediğini hissediyorum ve bir an kendimi bu müthiş eğitim sisteminin yeni talebelerin gözlerindeki irfan cilvelerini görmeye çalışırken buluyorum. İşin en ilginç yanı ise bunun yanında daha nice şeyleri aynı anda görüyor olmam. Onları kendi çevresini mum gibi ışıtmayı düşünürken kendini düşünmeyi ihmal ederlerken görüyorum. Hatta bazen onları sadece kendi çevrelerini değil fırtınaların ateşlerini söndürmeye çalışmasını ufacık bile umursamadan bilmediğim dünyalara kendilerine has şuaları sızdırmaya çalışırlarken bile gördüğüm oluyor ve o anda zalimin dünyayı karanlığa boğma çabasını Rahman’ın Kanunun pençesinde can çekişirken görüyor‚ hayata bambaşka bir ümitle bakıyorum.
İnsanın düşünce dünyasının en sapa yerlerinde kalmış yarı ölü tepkilerinde bile kendisini anında hissettiren muazzam bir etkiyi yaşamak… Çok karmaşık insani davranışlarımızın derinliklerindeki efsunlu alametler… Tehlikeyi ve güven duygusunu‚ özgüveni ve başkasına saygıyı‚ karakteri ve beğenileri‚ gayreti ve tevazuu ve daha nicelerini insanın özüne yıllarca işlercesine bırakılmış izler… Her şeyin deforme olup yüzeyselleştiği çağlar ve insanın olduğu gibi kalbinin içine yazılmış manifesto… İnsanı insan yapan et ve kemik midir yoksa his ve mana mıdır? İkisi birdendir ve ikisi de ana-baba olgusu etrafında oluşurken kim icra edilen vazifenin kutsal olmadığına hükmedebilir?
“Rabbiğfirlî velivalideyye velil müminine yevme yekumul hisaab.” Yani “Rabbimiz, Kıyametin kopacağı günde, beni, annemi, babamı ve müminleri bağışla.”. Yeryüzündeki tüm güzelliklerin ve paylaşılan merhametin ve karşılıksız verilen her sevginin Anneler Günü kutlu olsun.
Ebubekir AKA |